17.01.2011

Tanrı olmak isteyen otobüs şoförü

"Tanrı olmak isteyen otobüs şoförü".

Bu kitabı yemek istiyorum mesela. Kapak sayfasını  hatıra saklayıp her bir sayfayı ayrı ayrı kıvırıp, büküp katlayıp, kimini sigara böreği, kimini muska böreği şeklinde yemek ve sindirmek. Ancak öyle tam keyif yapmış olacağım gibi saçma bir his oluştu. Avi Pardo nefis çevirmiş, Etgar Keret'in önünde ise şapka çıkarıyorum. Son hikayesinde bir mutluluk kampı var ki epey uzun olduğundan gözüm yemedi onu yazmayı. Ama beni en az onun kadar etkileyen bu hikayesini amme hizmeti olarak beğeninize sunuyorum. İyi okumalar. (Bu tapajı da Maşuk Bey'e ithaf ediyorum. E-kitapların piri olarak umarım ona da okuma kolaylığı sağlar)

 BORULAR

Yedinci sınıfa geçtiğimde okula bir psikiyatr getirdiler, psikiyatr bizi bir dizi uyum sınavından geçirdi. Bana arka arkaya yirmi adet farklı kart gösterdi ve üzerlerindeki resimlerde ne gibi tuhaflıklar gördüğümü sordu. Hiçbirinde bir tuhaflık görememiştim fakat ısrar edip ilk kartı bana tekrar gösterdi - üzerinde çocuk resmi olanı. "Bu resimde nasıl bir tuhaflık görüyorsun?" diyoe sordu yorgun bir sesle. Bir tuhaflık göremediğimi söyledim yine. Sinirlendi ve "Resimdeki çocuğun kulakları yok, görmüyor musun?" diye sordu. Gerçekten de resme4 tekrar baktığımda çocuğun kulaklarının olmadığını farkettim. Ama onun dışında bir tuhaflık yoktu resimde. Psikiyatr bana "ileri derecede algı bozukluğu" teşhisi koyup, marangozluk meslek lisesine nakil olmamı sağladı. Meslek lisesine gittiğimde testere tozuna alerjik olduğum ortaya çıktı, bu sefer de metal atölyesine gönderdiler beni. oldukça becerikliydim aslında, ama yaptığımdan zevk almıyordum. Doğrusunu isterseniz, hiçbirşeyden pek zevk almıyordum. okuldan mezun olduktan sonra boru imal eden bir fabrikada iş buldum. Fabrikayı ülkenin en iyi teknik üniversitesinden diploması olan bir mühendis yönetiyordu. Son derece zeki bir adamdı. Ona kulaksız bir çocuk resmi falan gösterseniz anında farkederdi.

Mesaiden sonra fabrikada kalıp kendime kıvrak bir yılanı andıran tuhaf borular yapıyor, içlerinden misket yuvarlıyordum. Aptalca, biliyorum, üstelik hoşuma da gitmiyordu, ama yine de yapıyordum.

Bir gece gerçekten karmaşık bir boru yaptım, bol kıvrımlı ve dönemeçli. İçine misketi yuvarladığımda öteki uçtan çıkmadı. Önce ortasında bir yerde sıkışıp kaldı sandım, ama yirmi kadar misketle denedikten sonra kaybolduklarını anladım. Bütün bu anlattıklarımı aptalca bulduğunuzu biliyorum. Herkes bir misketin durup dururken yok olmayacağını bilir, ama misketleri borunun bir ucundan yuvarlayıp öteki ucundan çıkmadıklarını gördüğümde ben olayı tuhaf bile bulmamıştım. Olağan bulmuştum hatta. Kendime aynı biçimde büyük bir boru yapıp içine girmeye ve kayboluncaya kadar sürünmeye işte o zaman karar verdim. Fikir aklıma geldiğinde o kadar mutlu oldum ki yüksek sesle güldüm. Hayatımda ilk kez gülüyordum, yanılmıyorsam.

O günden sonra gecelerimi devasa boruyu yapmaya ayırdım. Sabaha kadar çalışıyor, sabah olduğunda parçaları depoya gizliyordum. Yirmi günümü aldı boruyu bitirmek. Son gece parçaları birleştirmek beş saatimi aldı, bittiğinde boru atölye döşemesinin yarısnı kaplamıştı.

Borunun bitmiş halini gördüğümde bir keresinde bize, sopaya gerek duyan ilk insanın kabilenin en güçlü ya da zeki insanı olmadığını söyleyen sosyoloji öğretmenimi hatırladım. Diğerleri sopaya gerek duymazken, o duyuyordu. Zayıflığını örtmek ve hayatta kalmak için sopaya diğerlerinden daha fazla ihtiyaç duyuyordu. Dünyada kaybolmaya benden daha fazla ihtiyaç duyan birinin bulunduğunu sanmıyorum, bu yüzden de ben keşfettim o boruyu. Ben keşfettim, fabrikayı yöneten teknik üniversite mezunu mühendis değil.

Borunun içinde sürünmeye başladım, öteki uçta neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Misket öbeklerinin üzerine oturmuş kulaksız çocuklarla karşılaşacaktım belki. Mümkündü. Borunun belli bir noktasını geçtikten sonra neler olduğunu tam olarak bilmiyorum. Bildiğim birşey varsa o da burada olduğum.

Şimdi bir meleğim galiba. Yani, kanatlarım var, başımın üzerinde de bir hale. Benim gibi yüzlerce insan var burada. İlk geldiğimde herkes yere çömelmiş benim birkaç hafta önce boruya yuvarladığım misketlerle oynuyordu.

Cennet'in hayatlarını iyilik yapmaya adamışların yeri olduğunu sanırdım, ama öyle değilmiş. Tanrı böyle bir karar vermeyecek kadar merhametli ve müşfik. Cennet dünyada gerçekten mutlu olamayanların yeri. Bana buraya kendilerini öldürerek gelenlerin hayatlarını tekrar yaşamaları için dünyaya geri gönderildiklerini söyledikler, çünkü ilk seferinden hoşnut kalmamaları ikinci seferde uyum sağlayamayacakları anlamına gelmiyor. Ama gerçekten uyum sağlayamayanların sonunda geldikleri yer burası. Hepsi değişik yollardan gelmişler Cennet'e.

Buraya Bermuda Şeytan Üçgeni'nin belli bir noktasında uçağa takla attırarak gelen pilotlar var. Mutfaklarındaki dolaplara girerek gelen ev kadınları var. Sırf içlerine girip buraya gelebilmek
için uzayda topolojik bükülümler keşfeden matematikçiler var. Şayet orada çok mutsuzsanız ve birileri size ciddi bir algı sorununuz olduğunu söylüyorsa, buraya gelmek için kendi yolunuzu bulmak zorundasınız. Bulursanız lütfewn bir deste iskambil kağıdı getirin, çünkü misketten gına geldi.

6 Yorum:

keçi dedi ki...

hem ağlatıp hem güldüren bir öyküden daha güzel ne olabilir bilmiyorum ben.
sigara böreği fikri de iyiymiş bu arada..

Mavi Balon dedi ki...

İlk başta gülücem sandım sonunda öykünün ama, ağladım ben ya bildiğin ağladım gzöyaşlarım aktı ptır pıtır hemde... Ve daha çok ağlamak için bu kitabı almaya karar verdim..

Ayse dedi ki...

Bu ara manyak gibi kitap okuyorum zaten bu kitabi da okunacaklar listeme dahil ettim. Tavsiyen icin tesekkurler. Optum

yalnızlar kraliçesi dedi ki...

sardunyam, yazı karakterini küçücük yapmışsın. bizim gibi yaşlılar okuyamıyorlar güzel yazılarını. sevgiyle dostlukla kal..

NİLMOON BLOGSPOT dedi ki...

MUHTEŞEM..İRKİLDİM VE BUNUN İÇİN TEŞEKKÜRLER..

yapragingozyaslari dedi ki...

okuma listeme aldım.elimdeki iki kitabı bitrdikten hemen sora alacağım ilk kitap..çok etkileyici bi öykü..elinize sağlık..